Mazars Denge CEO/SUSTAINABILITY AMBASSADOR

Muhasebe Denetiminin İşletmelerin Sürdürülebilirliği ve Kurumsallaşması Üzerine Etkileri

Girişimcilik, Mesleki, Sürdürülebilirlik, Yazılarım - Dr. İzel Levi Coşkun - Ocak 25, 2016

Uluslararası Türkiye Muhasebe Denetimi Sempozyumu

Değerli meslektaşlarım;

Öncelikle hepinizi sevgi ve saygıyla selamlıyorum. Dünkü sunumları dinledikten sonra biraz tamamlayıcı olabilmek biraz da konuya farklı açıdan yaklaşabilmek ve kavramlar konusunda açıklayıcı olabilmek için dün akşam sunumumu biraz değiştirdim. O yüzden bu sunumu dinlerken sizden ricam, konuyla ilgili slaytları izlerken “Muhasebenin buradaki rolü nedir? Bağımsız denetimin buradaki rolü nedir ve bağımsız denetim bu kavramlarla ilgili nasıl bir etkileşim içindedir?” sorularını sormanızı, düşünmenizi rica ediyorum.
Öncelikle “Büyüme mi, kalkınma mı?” başlığından bahsedeceğim. “Sürdürülebilir kalkınmadan işletmelerin sürdürülebilirliğine“, “Kurumsallaşmaktan ne anlıyoruz?“, “Sürdürülebilirliğin İşletmeler için önemi nedir?“, “Bağımsız denetimin kurumsallaşmaya etkileri nedir?“, “Muhasebe mesleğinin geleceği ve kurumsal sürdürülebilirlik“, sonuç ve kaynakça bölümleriyle sunumumu tamamlayacağım.

 

Bu bölüm çok önemli çünkü günümüzde “Büyüme mi, kalkınma mı” kavramı sürekli tartışılıyor ve herkesin dilinde de büyüme sözü var. Acaba burada anlamlı olan büyümek mi yoksa kalkınmak mı? Bu soruyu kendimize de sorabiliriz.
1972 yılında MİT bununla ilgili bir rapor hazırlamış ve simülasyon modeliyle demiş ki “acaba biz bu şekilde nüfus artışına devam edersek ve bu şekilde tüketmeye devam edersek dünya nereye varacak?” Bu raporu onlar yayınladığında kimsenin pek dikkatini çekmemiş ve iki binli yıllara geldiğimizde bu konuyla ilgili hakikaten, özellikle günümüzde karşılaştığımız küresel ısınma gibi problemlerle karşılaştığımızda bu raporun gerçekten ne kadar önemli olduğu ve bizi ne kadar etkilediği ortaya çıkmış. 1974 yılında Nairobi’de ilk defa sürdürülebilir toplum kavramı gündeme gelmiş. 1979 yılında James Lovelock Gaia Teoremi diye bir teorem atmış ortaya ve demiş ki: “Dünyada bulunan bütün varlıkların birbiriyle bir etkileşimi var, hepsi birbirine bağlı. Aralarından birini çıkardığımız zaman bütün sistem bundan zarar görür.” 1987 yılında, dün de bahsi geçen sürdürülebilir kalkınmanın ilk defa tanımı yapılmış. 1999 yılında da Küresel İlkeler Sözleşmesi ilk defa Kofi Annan’ın önderliğinde gündeme gelmiş. 1987 yılında Portland Raporunda tanımlanan sürdürülebilir kalkınma, dikkatinizi çekiyorum büyüme değil, tanımı şu şekildeydi: “bugünün ihtiyaçlarını gelecek kuşakların kendi ihtiyaçlarını karşılama kapasitesinden ödün vermeden karşılamak”. Bu ne anlama gelir? Uzun vadeli planlama yapmak zorundasınız. Sadece kendi çıkarınızı değil, bütün sistemin çıkarını düşünmek zorundasınız. Arkadaşlarınıza katma değer katmak zorundasınız, inovasyon yapmak zorundasınız, öğrenen bir sistem kurmalısınız. Dolayısıyla eğitimin burada çok önemli bir rolü var.

 

 Tekrar hatırlatıyorum. “Bağımsız denetim burada ne olabilir?” diye düşünmenizi rica ediyorum.

Buradan BM’nin yayınladığı Küresel İlkeler Sözleşmesine bir göz atalım. 10 tane ilkemiz var: insan hakları, çalışma koşulları, çevre, yolsuzlukla mücadele. Hemen bunları okuyalım: “iş dünyası ilan edilmiş insan haklarını desteklemeli ve bu haklara saygı duymalıdır. Tekrar hatırlatıyorum. “Bağımsız denetim burada ne olabilir?” diye düşünmenizi rica ediyorum. “İş dünyası, insan hakları ihlallerinin suç ortağı olmamalıdır.” Çalışma koşullarında İlke 3: “iş dünyası çalışanların sendikalaşma ve toplum müzakere özgürlüğünü desteklemelidir. Her türlü zorla ve zorlu çalıştırılmaya son verilmelidir. Çocuk işçiliğinin kullanılmasına son verilmelidir. İşe alma ve çalışma süreçlerinde ayrımcılığa son verilmelidir.” Çevreyle ilgili maddelere baktığımızda: “iş dünyası çevre sorunlarına karşı ihtiyati yaklaşımları desteklemelidir. İş dünyası, çevreye yönelik sorumluluğu artıracak her türlü faaliyete ve oluşuma destek olmalıdır. Çevre dostu teknolojilerin gelişmesi ve yaygınlaştırılması özendirilmelidir.” Yolsuzlukla mücadele: “iş dünyası rüşvet ve haraç dahil her türlü yolsuzlukla mücadele etmelidir.” Bu tabloya baktığımızda aslında sürdürülebilir kalkınmadan İşletmelerin sürdürülebilirliğine geçtiğimizde, işletmelerin üzerine düşen sorumlulukları görüyoruz ve bu sorumlulukların insan hakları ve çalışma koşullarıyla sosyal bir tarafı olduğunu görüyoruz. Çevreyle ilgili maddelerle bir çevre sorumluluğu olduğunu görüyoruz ve yolsuzlukla mücadeleyle de ekonomik tarafı olduğunu görüyoruz. Bu doğrultuda, kurumsal sürdürülebilirlik en başta dediğim gibi şirketin büyümesi ve karlılığını kesinlikle kabul ediyor. Ama bununla birlikte çevresel koruma, sosyal adalet, eşitlik ve ekonomik kalkınma gibi sürdürülebilir kalkınmayı destekleyen üyeleri de kapsayan bir tanıma geçiyor.

 

Bu doğrultuda kurumsal sürdürülebilirliği biraz daha açıklar isek, sorumluluklarını sürdürülebilir kalkınma ilkeleriyle paralel olarak yerine getirme bilinciyle hareket eden, sadece kendi çıkarını değil bütün sistemin çıkarını gözeten, uzun vadeli paydaş değeri yaratırken ekonomik getiriyle çevresel ve sosyal faktörleri bir arada dengeleyen ve bu yaklaşımı ölçülebilir hale getirerek tüm operasyonlarına ve kurumsal yönetim anlayışına entegre eden bir işletme modelidir. Burada bir şey eklemek istiyorum. Paydaş tanımlaması çok önemli, aslında TTK’da da buna benzer bir şey söyleniyordu. Aslında işletmeler sadece pay sahiplerinin ya da yönetimde bulunanların işletmesi değildir, çalışanların, müşterilerin tedarikçilerin ve kamunun da işletmesidir. Dolayısıyla olaya bu kavramsal açıdan baktığımızda, hatta ve hatta rakipler dahi birer paydaş olarak nitelendirilebiliyor. Bu da bizi kooperatif bir yaklaşıma sürüklüyor. Bu üçlü yapıyı bu şekilde modelleyebiliriz. En tepede ekonomik şeffaflık, adil yönetim, hesap verilebilirlik, sorumluluklar, risk yönetimi bunun en önemli unsurlarındandır ve adil ticaret de bunun bir gerekliliğidir.
Öte yandan, iki yanımızda çevresel ve sosyal faktörler var; hammadde kullanımı, enerji ve su dahil, karbon ayak izi, enerji ayak izi gibi, biyo çeşitlilik, yeşil tedarik yöntemi; sosyal tarafa baktığımızda ki küresel ilkeler sözleşmesinde bunların üzerinden geçmiştik, insan hakları, çalışan hakları, fırsat eşitliği, iş sağlığı ve eşitliği ve paydaş katılımı var. Ortada da etik var. Bütün bunları dengeleyen bir İşletme yaklaşımı ile olaya bakabilmek. Kurumsal sürdürülebilirlik dediğimiz budur.

 

Paydaş tanımlaması çok önemli, aslında TTK’da da buna benzer bir şey söyleniyordu. Aslında işletmeler sadece pay sahiplerinin ya da yönetimde bulunanların işletmesi değildir, çalışanların, müşterilerin tedarikçilerin ve kamunun da işletmesidir.

 

Kurumsal sürdürülebilirliği iyice tanımladıktan sonra kurumsal yönetimin ne anlama geldiğine bakalım. Kurumların içinde yetkinin kullanımını mümkün kılan kural, ilişki, sistem ve süreçlerin bütününü kapsayan bir çerçeve. Kural, ilişki, sistem ve süreçlerin bir bütünü. Dolayısıyla kurumsallaşmaya baktığımızda kurumsal yönetimden sorumlu olan en tepede yönetim kurulumuz var. Fakat sadece o değil, denetim kurulu ve diğer danışma kurulları da bu sorumlulukla ilgili denetim kurumuna destek olup sorumluluk alabiliyorlar. Uluslararası denetim standartlarında ISO 260’a baktığımızda kurumsal yönetimden sorumlu olanların, işletmenin stratejik yönü ve hesap verilebilirliğine yönelik sorumluluklarını kontrol eden kişi ya da organizasyonlardır, diye bir tanım var. Bu tanımlamaya finansal raporlamanın kontrol sürecinin kontrolü de giriyor. Buradan baktığımızda, dört tane ana maddeyi – adil yönetim, hesap verilebilirlik, sorumluluk ve şeffaflık – görebiliyoruz. Şimdi bunları kısaca tanımlayalım. Adil yönetim dediğimizde, bizim şirket yönetimi tüm faaliyetlerinde hisse, pay ve menfaat sahiplerine eşit davranması ve olası çıkar çatışmalarının önüne geçilmesi ifade ediliyor. TTK’da bunu şu şekilde tanımlamışız: “Eşit işlem ilkesi, yani pay sahipleri eşit şartlarda, eşit işleme tabi olurlar.” Hesap verebilirliğe baktığımızda, kurumdaki yetkililerin yetki, güç ve sorumluluklarını kullanmaya ilişkin olarak, paydaşlara karşı cevap verebilir durumda olmalarıdır. Yani yapılan eleştiri ve talepleri dikkate almaları lazım, bu konuda herhangi bir başarısızlık, yetersizlik, hile durumunda sorumluluğu üzerine alabilme durumu. Peki burada bağımsız denetim nasıl bir rol oynayacak? Hesap verebilirliğin dört tane aracı vardır: iç kontrol sisteminin sürekliliği ve belirli aralıklarla gözden geçirilmesi, iç denetim yoluyla sürekli gözetim, belli aralıklarla şeffaf ve anlaşılabilir bir finansal raporlama ve tabi ki bağımsız denetim.
Sorumluluk dediğimiz zaman ise, şirket yönetiminin şirket adına gerçekleştirdiği tüm faaliyetlerin mevzuata, esas sözleşmeye ve şirket içi düzenlemeye uygunluğu ve bunun denetlenmesi anlamını görüyoruz. Şeffaflığa baktığımızda, ticari sır ve henüz kamuya açıklanmamış olanlar hariç tutulmak üzere bilgilerin, şirket ile ilgili finansal olan ve finansal olmayan bilgilerin zamanında, doğru, eksiksiz, anlaşılabilir, yorumlanabilir ve kolay ulaşılabilir şekilde paydaşlara dağıtılabilmesi, kamuya duyurulabilmesi anlamına geliyor. Bütün bunları anlattıktan sonra, iyi bir kurumsal yönetimin durumuna baktığımızda denetimde yer almayan yani paydaş dediğimiz kişilere de fayda sağladığını, sermayenin en verimli şekilde kullanılmasına olanak verdiğini, kişilerin şahsi çıkarlarını şirketin menfaati üzerinde tutmasının engellenmesi, kişiye değil sisteme bağlı bir organizasyon kurulması, o kişi sistemden çekildiğinde çarkların hala dönebiliyor olması ve yolsuzluk ve hata riskini azaltan bir sistem olduğunu görüyoruz. İyi bir kurumsal yönetimden anladığımız budur.
Sürdürülebilirliğin işletmeler için önemine baktığımızda, aslında bir varsayımdan yola çıkıyoruz. Tüketim toplumdan sürdürülebilir bir ekonomiye doğru geçişte, biz eğer işletme olarak sorumluluklarımızı bilir ve sürdürülebilir kalkınmaya yönelik hareket edersek bu bize bir rekabet avantajı doğuracaktır şeklindeki bir varsayımdan yola çıkıyoruz. Buna göre, tüm paydaşlara güven sağlayabilen bir kurum, tüm değer zincirinde de daha çok katma değer sağlayacaktır. Bu da o işletmeye çok ciddi bir rekabet avantajı sağlayacaktır. Dolayısıyla burada “toplumun başarısı = işletmenin başarısı” gibi bir yaklaşım göz önüne alınabilir.
Sürdürülebilirliğe bu şekilde yaklaşan firmaların satışlarında ve pazar paylarında artış olduğu, marka konumunda güçlenme, itibarında ve imajında çok ciddi bir farklılaşma, çalışanları çekme ve onları sistemin İçinde tutabilmeye yönelik daha etkili bir yaklaşım, işletme maliyetlerinde azalma, tabi ki karbon ayak izi, enerji ayak izi bir takım ölçümlerin doğru yapılarak bunlarda azaltımın sağlanmasıyla maliyetlerde azalma, uluslararası analizlerde uzmanlara karşı cazibenin artması, yenilikçi ve innovatif ürünlerle yeni pazarlar yaratma konularında da avantaj sahibi oldukları görülmektedir.
Bütün bunlar bize şunu gösteriyor: İşletmeler büyüdükçe mutlaka ve mutlaka şeffaflaşmak ve topluma karşı hesap verebilir olmak, dürüst olduklarını kanıtlamak zorundalar. Bağımsız denetim de işte bu noktada devreye giriyor. Bağımsız denetim bunun güvencesini veriyor ve bu doğrultuda da oluşturulan kamu güvenini olanaklı kılıyor. Bu yüzden de bağımsız denetimin en büyük amacı, kamunun aydınlatılması suretiyle piyasada güven, açıklık ve kararlığın ve bu sayede de yatırımcıların haklarının korunması olarak karşımıza çıkıyor. Tabi bunların yapılması finansal tabloların güvenilirliği olmadan mümkün değil. Bağımsız denetimin amacı, kurumsal yönetimin işleyişini kontrol etmektir. Ancak kurumsal denetimde, yönetim kurulunun ve ona yardımcı olan sistemlerin bir sorumluluğu var. Bağımsız denetçinin böyle bir sorumluluğu yok, o sadece kontrol fonksiyonunu yerine getiriyor. Kurumsal yönetim doğru karar verebilmeyi, hesap vermeyi ve gözetimi gerektiriyor. Doğru karar da ancak bu temeller üzerine oturtulduğu takdirde ortaya çıkabiliyor, hesap verebilirlik, ölçümleme, raporlama ve şeffaflıkla ilgili. Gözetim ise etkin bir sisteminin varlığı ve geri bildirim mekanizmasının doğru çalışmasına bağlı. Bütün bunları merkezlere topladığımızda, bağımsız denetim belirsizlik ve riskleri azaltıyor. Güven ve katma değer yaratıyor.

 

Tabi bağımsız denetim yapılırken, dayanılan bir temel var. Temellerden birisi de iç kontrol sisteminin etkin ve yeterli çalışıyor olması. İç kontrol tanımına baktığımızda, organizasyonların yönetim kurulu, yöneticileri ve çalışanları tarafından yönlendirilen, operasyonların verimliliğine yönelik, mali raporlama sisteminin güvenilirliği, yasa ve düzenlemelere uygunluğu doğrultusunda makul güvenceyi sağlamak için tasarlanan bir süreç olduğunu görüyoruz. Ve biz bağımsız denetim yaptığımızda, bu sistemin etkin çalıştığı noktalarda buna göre bağımsız denetimimizi planlıyor ve organize ediyoruz.
Buradan kısaca mesleğin geleceği ve sürdürülebilirliğine baktığımızda, güven ve önemlilik kavramlarının çok büyük önem taşıdığını ve kurumsal raporlama ve değerleme yaklaşımının aslında gelecekte sadece finansal veriler üzerinden yapılmayacağını, başka konuların da gündeme gelebileceğini görüyoruz. Yani maddi olmayan bir takım durağan varlıkların yarın ve hatta şimdi de şirket değerinin çok büyük bir bölümünü üzerine aldığını görebiliyoruz. Bunlar çevresel, İK, sosyal bir çok şey olabilir. O yüzden hali hazırdaki sistemde finansal bilgi açıklamaları, geçmiş maliyet bilgilere, ne yazık ki, dayanmakta, o yüzden de şirket değerlerini tam olarak göstermekten aciz kalmaktalar. Dönemsel bilgiler en sık üç ayda bir kamuya açıklanıyor. Bu yatırımcıların, hızlı teknolojilerin ışığında ihtiyaçlarını karşılamamaktadır. Ülkemizde UFRS yerine VUK‘un kullanılması tabloların gerçek halinin yansıtılmasını engellemektedir. VUK‘un amacı vergiyi toplamaktır, UFRS‘nin amacı ise bizim finansal raporlamayı belli standartlara göre yaparak hakikaten muhasebenin gerçeği yansıtmasını sağlamak ve geleceğe yönelik planlarımızı bu gerçeğe göre yapmamızı sağlamaktır. Bu haliyle, arada bir farklılık var. Amaçlar birbirinden farklı. Maddi olmayan varlıklar şu anda bilançolara tam olarak yansıtılmamaktadır ya da çok sınırlı kalmaktadır. O yüzden geleceğe baktığımızda belki de çok tartışılan fakat hala tam prensipleri oturmamış olan entegre raporlamadan bahsedebiliriz. Muhasebe denetiminde de, muhasebenin kendi içinde de bu tip konulara şimdiden aydınlık getirmek üzerine düşünmemizin yeterli olabileceğini düşünüyorum, özellikle entegre üçlü raporlama, sosyal ve çevresel faktörlerin finansal raporların içine entegre edilmesine yönelik bir takım çalışmalar yapılıyor. 2013 yılında da bununla ilgili yayınlar yapıldı, fakat bütün dünyada kullanılabilecek tek bir standardın olması gündemde, bunlarla ilgili çalışmalar devam ediyor. Ama bizim bu yolda gidebilmemiz için, temelleri hakikaten çok sağlam bir biçimde atmamız ve sürdürülebilir kalkınmanın da ne anlam ifade ettiğini çok iyi bilmemiz gerekiyor.
Benim söyleyeceklerim bunlardan ibaret. Kaynakçam da burada. Umarım faydalı olmuştur.
Beni sabırla dinlediğiniz için çok teşekkür ederim.

Bu yazıyı paylaş

Yorum yok

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.