Mazars Denge CEO/SUSTAINABILITY AMBASSADOR

8 Format Hatası

Sürdürülebilirlik, Yazılarım - Dr. İzel Levi Coşkun - Aralık 21, 2018

Mazars Denge’de kurumsal sürdürülebilirlik çalışmalarımızı başlattığımızdan beridir, sürdürülebilirlik kavramının anlamı ve öğretisi üzerine daha da fazla düşünür oldum. Aslında bize gelecek kuşaklar adına üstlendiğimiz sorumluluğu ve bu sorumlulukla ilgili günlük hayatımızda ne gibi değişiklikler yapmamız gerektiğini gösteren bu kavramı nasıl basitleştirebilirim diye uğraşıp durdum.

Konuyu aktarmaya çalıştığım birçok seferde aldığım izlenim, dinleyicilerin algıda önceden hazırlıklı olarak sürdürülebilirlik ile süreklilik kavramlarını karıştırdıkları yönündeydi. Bunun nedeni antropolog ve yazar Ernest Becker’ın da belirttiği gibi ölüm karşısında kendini küçük ve güçsüz hisseden insanoğlunun birbiri üzerinde bir üstünlük sağlamak amacıyla para gibi bir araçla kendi tarafındaki bu eksikliği kapatma isteği miydi? İnsanoğlu unutulmamak ve sürekli var olabilmek için kapitalizme sarılmak ve sürekli büyümeyi teşvik etmek zorunda mı?

Bu sorular kafamı kurcalarken aslında hem eğitimimiz, hem de is hayatımız süresince 8 noktada yanlış yönlendirildiğimizi ve bu yüzden de devamlı süreklilik odaklı bir düşünce tarzına kaymış olduğumuzu fark ettim. Aşağıdaki tablonun sol sütununda bizden beklenen ve alışılagelmiş iş yapış tarzımızı ikinci sütunda ise bunların kurumsal sürdürülebilirlik bakış açısıyla karşılıklarını sıraladım. Şimdi bunları teker teker açıklamaya çalışacağım:

Kısa – Uzun Vadeli Düşünme

Sürdürülebilir kalkınmanın tanımında da yer aldığı gibi eğer bugün gelecek kuşakların hayatını olumsuz yönde etkilememeyi amaçlıyorsak kısa vadeli düşünerek bunu başarmamız ne yazık ki imkânsız. Hele ki sürdürülebilir kalkınma hedeflerinin her birinin yerkürede aşılması gereken birer sorun olduğunu kabul edersek bugünden attığımız her adımın gelecekte nasıl bir etki yaratacağını, ne gibi sonuçlar yaratacağını çok iyi hesaplamamız gerekiyor.

Örnek vermek gerekirse işletmelerimizde hazırlanan yıllık bütçelerde zamanlama olarak 5 yılın ötesine geçene pek rastlamadım. Stratejiler ve kararlar da hep bu doğrultuda alınıyor. Halbuki, örneğin Ricoh 2050 yılında “0 emisyon” hedefini 2017 yılından koymuş ve şimdiden tüm yatırım kararlarını bu yönde şekillendiriyor. Belirlemiş olduğu hedefin içinde yer alan 5 odak, sürdürülebilir kalkınma ile doğrudan ilişkili bir şekilde Yaşam Kalitesinin Arttırılması, 0 Karbon Toplumu ve Döngüsel Ekonomi gibi konuları kapsıyor.

Kar Baskısı – Sosyal , Çevresel / Ekonomik Dengeleme Baskısı

“Sizce işletmelerin tek varoluş amacı kar etmek midir?” Alıştığımız formata göre cevap kesinlikle “evet”.
Öte yandan, aslında her işletmenin sosyal etki olarak tanımlanabilecek topluma hizmet etmek ve yaşamını devam ettirmek gibi iki diğer amacı da var. Hafta sonları ve tatiller hariç olmak üzere zamanımınız 1/3’ünden fazlasını bağlı bulunduğumuz kurum için kullanıyorsak, bu kurumun, sağlığımız, aile hayatımız, eğitimimiz, kültürel birikimimiz üzerinde bir etkisinin olmaması, bu konularla ilgili sorumluluk almaması mümkün mü? Çemberi biraz daha genişletirsek iş yapış tarzıyla, etik anlaşıyıyla, sunduğu imkanlarla bir işletmenin toplumun gelişimine katkısı yok mu?

Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri içinde yer alan temiz su ve sıhhi koşullar, küresel iklim eylemi, sudaki yaşam, karasal yaşam gibi maddeleri dikkate aldığımızda aslında bir işletmenin yaşamını devam ettirirken çevresel etkisini göz ardı etmesinin mümkün olmadığını görüyoruz. Dolayısıyla kurumsal sürdürülebilirlik alışılagelmişten farklı olarak kar baskısı yerine işletmelerin bir yandan ekonomik getiri elde ederken diğer yandan bu getiriyi sosyal ve çevresel etkisi ile kurumsal bir düzen içinde dengelemesini öngörüyor.

Büyüme – Gelişim

Ekonomik büyüme üretim yapmak ya da hizmet sağlamak yoluyla gelir düzeyindeki artışı gösterir, sayısal olarak ölçüm birimi paradır. Ülkeler için büyüme, ulusal gelirdeki, şirketlerde ise cirodaki yükselişle açıklanır. Büyüme nicel, kalkınma ise niteliksel bir kavramdır. Ulusal bazda kalkınma ifade özgürlüğü, kadına yapılan yatırım, toplumun yaşam standartları, eğitim kalitesi, sağlık hizmetlerinin yaygınlaşması, işsizliğin azaltılması, sosyal güvenliğin sağlanması, çevrenin, kültürel, sanatsal ve tarihi değerlerin korunması hatta iyileştirilmesi gibi unsurları içerir. İşletme tarafından bakıldığındaysa, kalkınma ya da gelişim kurumsallaşma, verimlilik, katma değer, inovasyon, kalite gibi unsurları kapsar. Dolayısıyla kalkınma mutlaka büyümeye bağlı değildir. Beraberinde büyümeyi getirebilir, getirmeyebilir de… 1972 yılında yayınlanan ve 30 yıl sonra tekrar güncellenen “Limits to Growth” sadece büyüme odaklı bir ekonomik yaklaşımın dünyayı topyekün sürüklediği felaketi rakamlarla göz önüne sermektedir.

Para İle Ölçüm – Para + Diğer Parametreler

İşletmelerin para ile ölçülenlerin dışında çok önemli sosyal ve çevresel etkileri olduğundan bahsetmiştim. Ancak bu etkiler finansal raporlara yansımadığı ve karbon ayak izi gibi ölçüm birimlerinin temelinde para olmadığı için 10-15 yıl öncesine kadar dikkate dahi alınmıyordu. Halbuki günümüzde ekonomik dışsallıklar olarak nitelendirilen sosyal ve çevresel etkiler sürdürülebilirlik raporları vasıtasıyla ölçeklendirilebilir, entegre raporlar vasıtasıyla da finansal verilerle ilişkilendirilebilir hale gelmiştir.

İşletmenin yöneticileri, çalışanları ve özellikle yatırımcıları gibi paydaşlar artık bir şirket hakkında bilgi edinmek istediklerinde parasal olarak ölçülebilen verilerin dışındaki parametrelere de dikkat ediyorlar. Bunu fark eden birçok şirket, finansal olan ve olmayan verileri bir araya getiren entegre raporlamayı kullanmaya başlamış durumda. Ancak entegre raporun hedefine ulaşabilmesi için sadece işletmelerin bu raporu kullanması değil aynı zamanda rapor okuyucuların ve özellikle de tüketicilerin bilinçlenmesi gerekiyor. Her şeyden evvel kararlarımızı etkileyebilecek “paradan” başka ölçeklendirilebilir faktörler olduğunu kabullenmemiz ve yüzyıllardır süregelen bazı alışkanlıklarımızdan vazgeçmemiz gerekiyor.

Örnek vermek gerekirse, bir şirkette çalışan kadın yönetici oranı, kişi başı karbon emisyonu, çalışan bağlılığı, müşteri memnuniyeti seviyesi gibi göstergeler finansal tablolarda yer almamaktadır. Ancak bu göstergelerin tamamı işletmenin sürdürülebilirliği ile direkt ilişkili olup, bir yatırımcının, ya da potansiyel bir tedarikçinin o işletme ile ilgili kararını olumlu ya da olumsuz şekilde etkileyebilir.

Rakiplerle Kıyasıya Rekabet – Rakipler de Paydaştır

Rakip yani İngilizce “rival” kelimesinin etimolojik kökenine baktığımızda Latince “rivus” a dayandığını ve aynı nehri kullananlar anlamına geldiğini görüyoruz. Peki, nasıl oldu da biz aynı nehri paylaşır konumdayken daha fazlasını elde etmek ve bizim dışımızdakileri saf dışı bırakmak için aslında paydaşımız olan diğer kullanıcılarla boğaz boğaza rekabete girdik. Bu rekabet küresel boyutta suistimallere sebep olup, tüm paydaşlara zarar verecek boyutlara ulaşmasaydı, içinde, çocuk işçi çalıştırılmaması, rüşvet ve haraç dâhil her türlü yolsuzlukla mücadele edilmesi, insan hakları ihlallerine fırsat verilmemesi, çevre sorunlarını önleyici ve çevreyi koruyucu yaklaşımların desteklenmesi gibi maddeler bulunan “Küresel İlkeler Sözleşmesi’ne” gerek duyulur muydu? Rakibine hep onu geçmek veya ortadan kalkmasını sağlamak gözüyle değil de “açık inovasyon” projelerinde olduğu gibi birlikte ne yaratabiliriz gözüyle paydaş gibi bakmayı yeğlesek acaba kıyasıya rekabete kıyasla daha üst seviyede bir gelişim sağlayamaz mıyız?

Sadece Kurumun Çıkarı – Sistemin Çıkarı

Etik egoizm kavramıyla paralel olarak, tüm aksiyonların temelinde sadece ilgili kurumun çıkarını gözeterek hareket ederek sürdürülebilir kalkınma hedeflerini gerçekleştirebileceğimiz konusunda ciddi şüphelerim var. Halbuki, sürdürülebilir kalkınma kavramı “faydayı tek merkezde toplayan” ve tüketime dayalı ekonomik modeli, “faydayı genele yayan”, doğa ve toplum dahil tüm paydaşların birlikte yararlandığı bir modele dönüştürüyor.

Bu model de bana göre tek taraflı etik egoizm yerine, davranışın sonucunda çoklu yarar sağlamayı amaçlayan faydacı etikle, kararlarda insanların arasındaki özene dayalı ilişkilerin önemini vurgulayan özen etiğini (care ethics) birleştiren bir sonuç yaratıyor. Bu iki kuramın arasındaki en önemli fark ise faydacılık kuramında genel kabul gören evrensel ahlaki esaslar geçerliyken, özen etiğinde evrensel prensipler yerine ahlaki tikelin söz konusu olmasıdır. Dolayısıyla yararcılık kuramında ahlak mantığa dayandırıldığından duygulara yer yoktur. Öte yandan özen etiğinde bireylerin birbiriyle olan bağları ve bu bağların duygu aktarımları dikkate alınır. Bu iki etik yaklaşımı birlikte ele aldığımızda ise, sürdürülebilir kalkınma hedefleri arasında yer alan 17. “hedefler için ortaklıklar” hedefinin özüne çok daha yakın bir konumda olacağımızı düşünüyorum.

Tüketim – Tasarruf + Türetim

Sürekli tüketimi ve büyümeyi teşvik eden, bir yandan işletmenin maddi varlıklarını arttırırken diğer yandan doğa ve toplum gibi paydaşlarına ciddi bedeller ödetip kaynaklarını bile bile yok eden bir model ne kadar sürdürülebilir?
Son 20-30 yılda her şeyden çok daha fazla üretilebildiği ve üretilen her şeye çok daha hızlı ve parasal bakış açısıyla daha az “maliyetli” bir şekilde ulaşabildiğimiz için biz de hep daha fazlasına sahip olmanın hakkımız olduğunu düşünmeye başladık. “Nasıl olsa çok var”, ya da “nasıl olsa ben tüketmesem de başkası tüketecek” gibi sözlerle kendimizi avutmaya ve gerçeğin üzerimize yıktığı sorumluluktan kaçmaya çalışıyoruz.

Oysaki tükettiğimiz varlıklarla aramızdaki sürdürülebilirlik bağını keşfettiğimizde acaba yine aynı tüketim eğilimini gösterecek miyiz? Fazlaca kullandığımız elektrik, keyfimiz için harcadığımız su, tabağımızda bıraktığımız yemek, elimizi kurularken rulodan 3-5 tane ekstradan çektiğimiz kâğıt havlu, toplu taşıma yerine tek başımıza kullandığımız aracın karbon salınımı, bunların hepsi normal yaşantımız içinde genelde umursamadığımız ve/veya dışsallaştırdığımız konular. Ama pekâlâ hepsi etkileşim alanımız içinde… Sorun şu, hep daha fazlasına odaklanırken problemin asıl kaynağının ne olduğunu atlıyoruz. Niye enerji açığımız var? Niye sular yetmiyor? Neden iklim değişiyor? Niye canlılar azalıyor? Neden yoksulluk, açlık artıyor?

İşte bu soruların tamamı aslında bizi iki aksiyona yönlendiriyor. Biri tüketimin hızı ve boyutuyla kenara ötelediğimiz “tasarruf” diğeri ise doğanın ezelden beridir yaptığı ama bizim anlamını yeni fark ettiğimiz “türetim”. Bence sürdürülebilirlik kesinlikle tasarruf bilinciyle başlıyor. Tasarruf bilincinin temelinde yatan ise etrafımızda bol gördüğümüz birçok şeye kaynaklarımızı aslında daha hızlı tüketerek ulaştığımız gerçeği. Ne yazık ki tükettiklerimize yerküre, hava ve kendimiz de dâhiliz. Türetim ise doğa ile uyumlu bir şekilde yaşayarak, kompost örneğinde olduğu gibi yaratılan her türlü döngünün sonunda tüm paydaşlara değer yaratan bir sonuca ulaşmayı hedefliyor.

Küresel – Yerel

Küresel dediğimiz zaman “dünya ölçüsünde geniş bir bakış açısıyla benimsenen, global” tanımıyla karşılaşıyoruz. [1] Küresel şirket dediğimizde ise aynı yönetim esaslarını her yerde standart bir şekilde uygulayan şirketleri ifade ediyoruz.
Küresel şirketlerin birçoğu bir yandan küresel ve büyük olmanın getirdiği ölçek ekonomisinden faydalanarak maliyetlerini düşürürken, diğer yandan dışsal ekonomik unsurlar olarak nitelendirilen bir bölümünün maliyetini topluma ve doğaya yüklüyor. Bunu yaparken de her şeyin standart olması vazgeçilmez bir faydaymış gibi gösterilerek zaten aralarında baş edilemez bir güç farkı bulunan yerele zarar veriliyor. Küresel boyutta bir standardizasyon, hedef kitle oluşturmak ve bu sayede bir takım ürün ve hizmetlere yönelik talebi şekillendirip yönetmek açısından işletmelerin işini kolaylaştırıyor ve maliyetlerini düşürüyor olabilir. Ancak küresel olmaya çalışırken yerele zarar verirsek kendi geleceğimizi de tehlikeye attığımızın farkında mıyız?

Bana göre her birini birer format hatası olarak nitelendirdiğim ve bizi sürdürülebilir kalkınma yerine sürekli olmaya iten bu 8 maddenin karşılıklarıyla birlikte ele alındığında, nasıl bir bakış açısıyla hangi alışkanlıklarımızı değiştirmemiz gerektiği yönünde bize yön gösterdiğini düşünüyorum. Sürdürülebilir kalkınma hedeflerinin gereklerini yerine getirebilmek için işletmelerin üzerine çok ciddi görevler düşüyor. Sadece bir tane olan ve hepimizin ortaklaşa paylaştığı dünyamızı Noam Chomsky’nin defalarca tekrarladığı gibi gelecek kuşaklara onurlu bir şekilde devredebilmek adına bir dönüm noktasındayız. Atılacak adımları başkalarından beklemek yerine farkındalık sahibi olmak ve hatalarımızdan vazgeçmek hepimizin sorumluluğu… Bu noktada sürdürülebilir kalkınma hedeflerinin belki de en önemlisi olan 17. sini tekrar hatırlatmak isterim; “hedefler için ortaklıklar”, zira bu hedefleri gerçekleştirmek için tek bir yolumuz var. Hep birlikte hareket etmek…

Bu yazıyı paylaş

Yorum yok

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.